Türkiye’de Schengen vizesi tartışması yıllardır aynı başlıkların etrafında dönüyor: Avrupa vize vermiyor, konsolosluklar kapasite açmıyor, başvuru sayısı arttı, siyasi atmosfer olumsuz…
Bunların hepsi tartışılabilir. Ama bugün daha temel bir soru var:
Almanya’nın Türkiye’deki vize randevu sistemi bekleme listesi ve kronolojik sıra mantığıyla çalışırken, Fransa başvurularında vatandaş neden randevu ekranında kilitleniyor?
Bu soru, meseleyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Almanya başvurularında sistem, genel olarak bekleme listesi üzerinden işliyor. Başvuru sahibi kaydını yapıyor; randevu, kayıt sırası dikkate alınarak tahsis ediliyor. Bekleme süresi uzun olabilir, bu başlı başına ayrı bir sorundur. Ancak modelin mantığı bellidir: Kayıt, sıra, randevu.
Fransa başvurularında ise kişi önce France-Visas formunu dolduruyor, ardından Türkiye’de yetkili aracı kurum üzerinden randevu alarak dosyasını teslim etmeye çalışıyor. Kâğıt üzerinde bu da düzenli bir süreç gibi görünüyor. Fakat sahada vatandaşın yaşadığı deneyim farklı: Ekranda çoğu zaman “uygun randevu yok” mesajı var. Buna karşılık başvuru merkezleri boş değil; dosyalar teslim ediliyor, gişeler çalışıyor, başvuru akışı devam ediyor.
O zaman kamuoyunun sorması gereken soru şudur:
Randevu yoksa, merkezler nasıl dolu?
Bu yazının amacı herhangi bir kişi, şirket veya kurumu peşinen suçlu ilan etmek değildir. Amaç; kamuoyuna yansıyan randevuya erişim sorunu, bot kullanımı iddiaları, ödeme zinciri tartışmaları ve denetim ihtiyacını kamu yararı çerçevesinde ele almaktır. Nihai sorumluluk ancak yetkili idari ve adli makamların yapacağı incelemeler sonucunda ortaya konulabilir.
Ancak şu da açık: Türkiye’deki vize meselesi artık yalnızca “vize veriliyor mu, verilmiyor mu?” sorusuna indirgenemez. Daha önce sorulması gereken bir soru var:
Vatandaş vize başvurusu yapma hakkına fiilen erişebiliyor mu?
Çünkü randevu alamayan kişi, henüz konsolosluk kararına ulaşmış değildir. Vize reddi, en azından değerlendirmeye alınmış bir dosyanın sonucudur. Randevu bulunamaması ise daha baştan başvuru yolunun tıkanmasıdır.
Bu fark önemlidir.
Türkiye, Schengen vize başvurularında dünyanın en büyük pazarlarından biri. Avrupa Komisyonu’nun yayımladığı veriler, Türkiye’den yapılan başvuruların yılda milyon seviyesinde seyrettiğini gösteriyor. Bu sayı yalnızca turistik seyahat anlamına gelmiyor. Bu başvuruların içinde iş insanları, ihracatçılar, turizmciler, fuar katılımcıları, akademisyenler, öğrenciler ve aile ziyareti yapmak isteyen binlerce kişi var.
Dolayısıyla vize randevusu, basit bir takvim işlemi değildir. Türkiye’nin dünyayla temas kurduğu ilk kapılardan biridir.
Bir ihracatçı fuara gidemezse, yalnızca bir uçak bileti yanmaz. Bir sanayici müşterisiyle görüşemezse, yalnızca bir toplantı kaçmaz. Bir turizmci uluslararası pazarlama organizasyonuna katılamazsa, yalnızca bir seyahat programı bozulmaz. Bir öğrenci eğitim programına, bir akademisyen kongresine yetişemezse ülkenin bilgi, ticaret ve itibar ağları zayıflar.
Bu nedenle vize randevu sorunu artık tüketici şikâyeti olarak görülemez. Bu mesele, sonuçları itibarıyla ekonomik hareketlilik ve ekonomik güvenlik meselesidir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bir ülkeye zarar vermenin yalnızca askerî yollarla olmayacağı uzun süredir tartışılıyor. “Weaponized interdependence” olarak bilinen yaklaşım, küresel ekonomik ağlarda kritik geçiş noktalarını kontrol eden aktörlerin bu konumu baskı aracına dönüştürebileceğini anlatır. Ekonomik yaptırımlar üzerine yapılan akademik çalışmalar da ticaretin, finansal kanalların ve uluslararası hareketliliğin kısıtlanmasının büyüme, yatırım ve dış ticaret üzerinde ölçülebilir zararlar doğurabildiğini ortaya koyar.
Buradan şu sonuç çıkar: Modern dünyada erişim bir güç meselesidir.
Pazara erişim, finansmana erişim, lojistiğe erişim, veriye erişim ve insan hareketliliğine erişim… Bunların her biri ekonominin damarlarıdır. Vize randevusu da bu damarların küçük ama kritik bir bağlantı noktasıdır.
Tam da bu nedenle Türkiye’deki randevu sorunu “birkaç kişinin sistemden randevu alamaması” gibi dar bir çerçeveye sıkıştırılamaz. Eğer iş insanı, ihracatçı, turizmci ve öğrenci randevu ekranında duruyorsa, bu ülkenin dış dünyayla kurduğu bağlantı zayıflıyor demektir.
Burada aracı kurumların rolü doğru tarif edilmelidir.
VFS Global gibi dış hizmet sağlayıcıları, resmi açıklamalarında vize kararında rol oynamadıklarını; randevuların ücretsiz olduğunu; üçüncü taraflarla çalışmadıklarını; başvuru kapasitesinin ve randevu uygunluğunun ilgili hükümetlerin kontrolünde olduğunu belirtmektedir. Bu açıklama önemlidir ve yazının dengesi açısından mutlaka dikkate alınmalıdır.
Evet, vize kararını aracı kurum vermez.
Ancak vatandaşın konsolosluk kararına ulaşabilmesi için önce randevu kapısından geçmesi gerekir. Bu nedenle mesele karar yetkisi değil, başvuru yoluna erişim yetkisidir. O yol tıkandığında, karar makamına ulaşmak da fiilen imkânsız hale gelir.
Bu noktada cevap bekleyen sorular vardır:
Eğer randevular ücretsizse, piyasada ücret karşılığı randevu bulunabildiği iddiaları nasıl açıklanıyor?
Eğer üçüncü taraflarla çalışılmıyorsa, üçüncü tarafların randevu alabildiği yönündeki şikâyetler nasıl ortaya çıkıyor?
Eğer sistem botlara karşı korunuyorsa, randevuların çok kısa sürede tükendiği yönündeki yaygın gözlemler teknik olarak nasıl inceleniyor?
Eğer herkes eşit şartlarda sisteme giriyorsa, sıradan vatandaşın bulamadığı randevuya bazı aracıların ulaşabildiği iddiaları hangi verilerle denetleniyor?
Bu soruların cevabı yalnızca basın açıklamalarıyla değil, denetlenebilir verilerle verilmelidir.
Türkiye’de Schengen randevularının bot yazılımlarla kapatılıp ticari amaçla satıldığı iddiaları artık yalnızca sosyal medya söylentisi değildir. Basına yansıyan bilgilere göre Ticaret Bakanlığı bazı şirketler hakkında inceleme başlatmıştır. Haberlerde bot yazılım iddiaları, IBAN üzerinden ödeme, faturasız işlem ve randevuların yüksek bedellerle satıldığı yönündeki şikâyetler yer almıştır.
Bu inceleme önemlidir. Fakat eksik kalmaması gerekir.
Çünkü yalnızca son kullanıcıya randevu sattığı iddia edilen kişi veya şirketleri incelemek, zincirin en görünür halkasına bakmak anlamına gelir. Asıl mesele, randevunun nasıl satılabilir hale geldiğidir.
Bu nedenle devletin araştırması gereken başlıklar çok daha geniştir.
Randevular hangi IP adreslerinden alındı? Aynı cihaz, aynı tarayıcı, aynı telefon, aynı e-posta veya aynı ödeme aracı kaç farklı işlemde kullanıldı? Randevular açıldıktan kaç saniye sonra tükendi? Bu işlemler insan davranışıyla mı, otomatik yazılımla mı yapıldı? Aynı banka kartı veya kredi kartı ile farklı kişiler adına kaç randevu oluşturuldu? IBAN üzerinden tahsilat yapıldığı iddiaları varsa, bu hesapların sahipleri ve para akışı incelendi mi? Aracı kurumların çalışanları, alt yüklenicileri, çağrı merkezi yapıları veya teknik erişimi olan kişilerle randevu piyasası arasında herhangi bir bağlantı var mı? Bazı kişi, şirket veya acente gruplarına fiili avantaj sağlanıp sağlanmadığı denetlendi mi?
Bu sorular doğrudan suçlama değildir. Bunlar, kamu hizmeti niteliği taşıyan bir sürecin şeffaf biçimde denetlenmesi için sorulması gereken sorulardır.
Almanya modeli burada tekrar önem kazanıyor. Bekleme listesi ve kronolojik tahsis sistemi, en azından randevuyu “ilk kapan alır” yarışından çıkarıyor. Böyle bir yapı, botların ve anlık randevu avlayan aracıların alanını daraltır. Elbette bekleme süresi sorununu tamamen ortadan kaldırmaz; fakat randevunun kime, hangi sırayla ve hangi mantıkla verildiğini daha anlaşılır hale getirir.
Bu nedenle Türkiye’de şu soru haklı biçimde sorulmalıdır:
Eğer bekleme listesi modeli bazı sistemlerde kötüye kullanım riskini azaltıyorsa, neden tüm başvuru sistemlerinde benzer bir şeffaf sıra mantığı standart hale getirilmiyor?
Fransız Senatosu’nun vize süreçlerine ilişkin raporunda da dış hizmet sağlayıcılarının rolü, randevu darboğazları ve botlarla randevu ele geçirme sorunları tartışılmaktadır. Raporda, bazı ülkelerde aracı yapıların randevu slotlarını toplayıp yeniden satışa konu edebildiği, bunun başvuru sahiplerini zor durumda bıraktığı belirtilmektedir. Bu tespit, Türkiye’deki tartışmanın yalnızca yerel bir şikâyet olmadığını gösterir.
Vize hizmetlerinin özelleştirilmesi dünya genelinde büyüyen bir pazar yarattı. Le Monde ve Lighthouse Reports’un araştırmaları da dış hizmet sağlayıcıları, premium hizmetler, ek ücretler, randevu darboğazları ve bazı ülkelerde kötüye kullanım iddiaları etrafında ciddi bir tartışma bulunduğunu ortaya koyuyor.
Burada önemli olan şudur: Özel şirketler hizmet sağlayabilir; ancak yürütülen iş kamusal sonuç doğuruyorsa denetim de kamusal ciddiyetle yapılmalıdır.
Avrupa Birliği’nin Vize Kodu ve uygulama el kitapları, dış hizmet sağlayıcılarının düzenli biçimde denetlenmesi gerektiğini ortaya koyar. Yerinde kontroller, test başvuru sahipleri, performans raporları, kalite izleme mekanizmaları ve hizmet sağlayıcıların teknik sistemlerinden istatistik alınması gibi yöntemler, bu denetimin araçları arasında sayılır.
Türkiye’de de benzer bir denetim mantığı zorunludur. Çünkü vize randevu sistemleri yalnızca ad, soyad ve tarih bilgisiyle çalışmaz. Pasaport bilgileri, kimlik verileri, telefon, e-posta, seyahat planı, ödeme bilgisi ve başvuru belgeleri bu sistemlerin parçasıdır. Bu nedenle konu aynı zamanda kişisel veri güvenliği meselesidir.
KVKK’nın veri güvenliği ilkeleri, kişisel verilerin hukuka aykırı işlenmesini ve erişilmesini önlemek için gerekli teknik ve idari tedbirlerin alınmasını gerektirir. Eğer bir randevu sistemi olağan dışı otomatik erişimlere, toplu işlem denemelerine veya üçüncü taraf kullanımlarına açık hale gelmişse, bu yalnızca vatandaşın randevu alamaması değil; aynı zamanda veri güvenliği ve siber güvenlik sorunudur.
Benzer biçimde, para trafiği de ayrı bir başlıktır. Randevu karşılığı ödeme alındığı iddiaları varsa, bu ödemelerin hangi kanallardan yapıldığı araştırılmalıdır. Kredi kartı, banka kartı, IBAN, POS, sanal POS veya başka ödeme yöntemleri üzerinden oluşan olağan dışı hareketler, MASAK ve ilgili kurumlar tarafından incelenebilecek niteliktedir.
Bu nedenle dosya tek bir kurumun dar incelemesine bırakılmamalıdır.
Dışişleri Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, MASAK, KVKK, Emniyet Siber Suçlarla Mücadele birimleri ve ilgili konsolosluk makamları aynı tabloya birlikte bakmalıdır. Çünkü burada yalnızca randevu alamayan bireylerin mağduriyeti değil, Türkiye’nin dış dünyaya açılan başvuru kanallarının güvenilirliği tartışılmaktadır.
Kamuoyunda zaman zaman şirket bağlantıları, siyasi isimler, eski bürokratlar veya aracı kurum yapıları üzerinden çeşitli iddialar gündeme gelmektedir. Bu tür iddialarda kesin hüküm kurmak doğru değildir. Ancak tam da bu nedenle şeffaf inceleme gereklidir. Yetkili makamlar, hukuka uygunluk ve ölçülülük ilkesi çerçevesinde sahiplik yapılarını, alt yüklenicileri, ödeme ilişkilerini, sistem erişimlerini ve olağan dışı işlem örüntülerini incelemelidir.
Vatandaşın devlete sorduğu soru çok basittir:
Ben randevu bulamazken başkası nasıl buluyor?
Bu soruya ikna edici, veriye dayalı ve denetlenebilir bir cevap verilmediği sürece vize sistemine duyulan güven aşınmaya devam edecektir.
Bugün doğru tartışma şudur: Avrupa’nın vize politikası elbette eleştirilebilir. Konsolosluk kapasitesi elbette sorgulanabilir. Başvuru yoğunluğu elbette dikkate alınmalıdır. Ancak Türkiye’nin kendi içindeki randevuya erişim sorunu, bot iddiaları, ödeme zinciri, veri güvenliği ve aracı kurum denetimi görmezden gelinemez.
Almanya modeli ile Fransa başvurularındaki randevu pratiği arasındaki fark bize şunu gösteriyor: Sorun yalnızca yoğunluk değildir. Sorun yalnızca bot da değildir. Asıl mesele, randevunun satılabilir hale gelmesine imkân veren teknik, idari ve ticari açıklıkların olup olmadığının araştırılmasıdır.
Devletin görevi yalnızca randevuyu sattığı iddia edilenleri bulmak değildir. Devletin görevi, randevunun nasıl satılabilir hale geldiğini ortaya çıkarmaktır.
Çünkü bir ülkede iş insanı vize reddinden değil, randevu ekranından geri çevriliyorsa; orada yalnızca seyahat özgürlüğü değil, ülkenin ekonomik dolaşımı da zarar görür.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca şu değildir:
Randevuyu kim satıyor?
Asıl soru şudur:
Randevuyu kim satılabilir hale getiriyor?
Kaynakça
1. Almanya’nın Türkiye’deki resmi temsilcilikleri ve iDATA randevu bekleme listesi / kronolojik tahsis açıklamaları. 2. France-Visas ve VFS Global Fransa/Türkiye başvuru süreci açıklamaları. 3. VFS Global’in randevu, üçüncü taraflar ve dolandırıcılık uyarılarına ilişkin resmi açıklamaları. 4. Avrupa Komisyonu Schengen kısa süreli vize istatistikleri. 5. Henry Farrell & Abraham L. Newman, “Weaponized Interdependence: How Global Economic Networks Shape State Coercion.” 6. Matthias Neuenkirch & Florian Neumeier, ekonomik yaptırımların hedef ülkelerde GSYH büyümesine etkisine ilişkin çalışma. 7. CEPII, iş seyahati, vize kısıtları ve uluslararası ticaret ilişkisine dair çalışma. 8. OECD, uluslararası hareketliliğin kısıtlanmasının ekonomik ve ticari maliyetlerine ilişkin çalışmalar. 9. Ticaret Bakanlığı’nın Schengen randevu karaborsası ve bot iddiaları üzerine başlattığı incelemelere ilişkin haberler. 10. Fransız Senatosu’nun vize süreçleri, dış hizmet sağlayıcıları ve randevu darboğazlarına ilişkin raporu. 11. Lighthouse Reports ve Le Monde’un vize hizmetlerinin özelleştirilmesi, premium hizmetler ve randevu piyasasına ilişkin araştırmaları. 12. Avrupa Komisyonu Vize Kodu El Kitabı ve dış hizmet sağlayıcılarının denetimine ilişkin hükümler. 13. KVKK Kişisel Veri Güvenliği Rehberi. 14. BTK’nın bilişim hukuku bilgilendirmeleri; TCK 243 ve 244 kapsamındaki bilişim suçları. 15. MASAK’ın şüpheli işlem bildirimi ve finansal analiz yükümlülüklerine ilişkin düzenlemeleri.
Günlük turizm gazetesi


