Yabancı Dijital Konaklama Platformları Kanunu Teklifi etrafındaki tartışmada eksik bulduğum nokta bu.

TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, teklifin yerli acentalar aleyhine haksız rekabet yaratacağını söylüyor ve geri çekilmesini istiyor. Yabancı platformların sorumluluklarını sorgulaması bence yerinde. Aynı pazarda benzer hizmetleri sunan işletmeler arasındaki farklar, hem rekabeti hem tüketiciyi etkiler.

Ancak yerli acentanın bugünkü çalışma şartlarını değişmez kabul ederek eşitlik sağlayamayız. Yabancının hangi kurallara uyması gerektiğini anlatırken, yerlinin hangi yüklerden kurtulması gerektiğini de söylemeliyiz. Yabancıya verilecek bazı olağan ve normal kabul edilebilecek hakların , aykırı durmasının sebebide zaten, yerli ve milli acentalarında anormal derecede yük altında olmasının normalleştirilmesinden kaynaklanıyor.

Rakamlar ortada. TÜRSAB’ın duyurusuna göre 2026 yılı yıllık aidatı 32.463,96 lira. Acenta ve şube kuruluş ödentisi ise 649.278,98 lira. Bu tutarlar kanundaki yeniden değerleme mekanizmasına göre artıyor. Yönetimin rakamları istediği gibi belirlediğini söylemek doğru olmaz. Ama bu maliyetlerin değiştirilmesini istemek de birliğin temsil görevinin dışında değil.

Sektöre yeni girecek bir girişimci için kuruluş ödentisi önemli bir maliyet. Faaliyetini sürdürmeye çalışan küçük bir acenta için aidat da öyle. Bunlara izin işlemleri, belge ve bildirim yükümlülükleri eklendiğinde, rekabet meselesinin yalnızca yabancı rakipten ibaret olmadığı görülüyor.

Bir acenta daha müşteri bulmadan maliyetlerle karşılaşıyorsa, meslek örgütü o maliyetlerin gerekliliğini de sorgulamalı. Bir işlemi tamamlamak için zaman ve para harcıyorsa, aynı işin daha kolay yapılıp yapılamayacağını araştırmalı.

Yıllardır uygulanıyor olması, bir kuralın bugün de gerekli olduğunu göstermez. Kanunda yer alması da değiştirilmesine engel değildir. Gerekiyorsa kanun değişikliği istenir. Birliğin temsil gücü, tam da böyle zamanlarda üyelerinin işine yaramalıdır.

Bu nedenle yabancı platformlara yönelik itirazın yanında somut bir öneri bekliyorum: Kuruluş ve faaliyet maliyetleri nasıl azaltılacak? Hangi belgeler kaldırılacak? Hangi işlemler tek başvuruyla tamamlanacak? İzinlerin sonuçlanması için ne kadar süre tanınacak? Zorunlu üyelik ve aidat düzeni nasıl daha adil hâle getirilecek?

Bunları konuşmak, tüketicinin hakkından veya denetimden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Seyahati iptal edilen kişinin hakkı korunmalı, şikâyetinin muhatabı belli olmalı. Hizmeti satan işletme sorumluluğunu taşımalı, vergisini ödemeli ve denetlenebilmeli. Fakat bütün bunları sağlamak için gerekli olandan fazla işlem ve maliyet yaratılmamalı.

Yabancıya tanınması düşünülen bir kolaylık bu şartlarla bağdaşıyorsa, karşılaştırılabilir bir faaliyet yürüten yerli acentaya da sağlanması istenmeli. Kamu yararına aykırı bir ayrıcalıksa, neden sakıncalı olduğu açıkça ortaya konulmalı.

Meseleye bu gözle bakınca, eşitliğin nasıl sağlanacağı da önem kazanıyor.

Oxford Üniversitesi’nde uzun yıllar ahlak felsefesi üzerine çalışan İngiliz filozof Derek Parfit, 1997 tarihli “Eşitlik ve Öncelik” makalesinde “aşağıya doğru eşitleme itirazını” ele alır. Düşüncesinin özü şudur: Daha iyi durumdakilerin koşullarını kötüleştiriyor, buna karşılık kimsenin durumunu iyileştirmiyorsak, yalnızca aradaki farkı azaltmış olmamız bir kazanım sayılmaz.

Bunu acentanın günlük işine uyarlayalım. Diyelim ki gereksiz bir belge için uğraşıyorsunuz. Rakibinizden de aynı belge istendiğinde şartlarınız eşitlenebilir. Fakat sizin işiniz kolaylaşmaz. O belgenin gerçekten gerekli olup olmadığını sormadıkça, sorunun bir kısmını olduğu yerde bırakmış olursunuz.

ABD’deki Pittsburgh Üniversitesi’nde anayasa hukuku ve ayrımcılık alanında çalışan hukuk profesörü Deborah L. Brake de bu meseleyi hukuk açısından inceliyor. 2004’te yayımlanan, Türkçeye “Eşitlik Herkesi Daha Kötü Duruma Düşürdüğünde” diye çevirebileceğimiz makalesinde iki yolu karşılaştırıyor: Daha elverişli koşulları bunlardan yararlanamayanlara da sağlamak veya bu koşulları herkes için ortadan kaldırmak. İkinci yolun eşitliğin amacıyla her zaman bağdaşmadığını savunuyor.

Bu yazarların konusu Türkiye’deki turizm teklifi değil. Ancak sordukları soru bizim için de değerli: Eşitsizliği giderirken, dezavantajlı olanın durumunu gerçekten iyileştiriyor muyuz?

Elbette haksız bir rekabet avantajının kaldırılması yerli acentaya yarar sağlayabilir. Yabancı platforma gerekli bir sorumluluğu yüklemek de sırf yeni bir yük getirdiği için yanlış olmaz. Benim eleştirim, çözümü bununla sınırlı tutmak; yerli acentanın gereksiz yüklerini ise işin doğal bir parçası saymak.

Acentaların ihtiyacı lütuf değil, hak ve imkân. Bir defalık kolaylıklardan önce, işlerini güvenle kurup sürdürebilecekleri açık ve kalıcı kurallara ihtiyaçları var. Mevzuatla kazanılmış bir kolaylık da zaten lütuf değildir. Ondan yararlanmak için kimseye minnet duyulması gerekmez.

Birliğin kendi işleyişi de bu değerlendirmeye dahil olmalı. Üyelerin ihtiyaçları değişiyorsa, aidat sistemi, sunulan hizmetler ve zorunlu üyelik düzeni de gözden geçirilebilir. Bunları tartışmak kuruma karşı olmak değil, kurumdan üyeleri için daha fazlasını beklemektir.

Teklif geri çekilse de yerli acentanın kuruluş maliyeti, aidatı ve bürokratik sorunları kendiliğinden ortadan kalkmayacak. Bu yüzden TÜRSAB’ın mücadelesi, teklifin akıbetinden daha geniş bir hedef taşımalı.

“Yerli ve milli” acentaya sahip çıkmanın karşılığı, kendi ülkesinde daha iyi şartlarda çalışmasını sağlamaktır.

Yabancıya ne verilmeyeceğini duyduk. Şimdi yerli acentaya ne kazandırılacağını da duymak istiyoruz.